ÜTOPYA OLMAYAN ÜTOPYA

Zannımca benim dönemimde ve öncesinde doğup büyüyen pek çok insanın içini bugünlerde aynı his kemiriyor – eskiye özlem ve adını koyamadığımız bir boşluk.

1985 yılında, Muğla’da doğdum. 80ler ve 90lar çocuğuyum. Muğla küçücüktü o zamanlar. Nüfusun 38800 olduğu, anlamsız bir büyükşehir mantığına girmenin düşünülmesine gerek bile olmadığı, dışarıda adım başı bir akraba ya da anne veya babanızın tanıdığı bir amca ya da teyzenin görüldüğü zamanlar. Ne kadar samimiydi herşey, ve bizler, herkes, ne kadar zengindik tüm maddi yokluklarda bile… Her istediğimizin hemen olmasının imkanının olmadığı zamanlardı, çünkü herşey hemen bulunamazdı zaten. YOK denen kavramın insanın hayatını ne kadar zenginleştirdiğine inanamazsınız. Bunu şimdiki nesillere anlatmak ne kadar da zor. Küçücük bir örnek vereyim. İlkokuldayım, bir arkadaşıma teyzesi mi halası mı şimdi hatırlayamıyorum, İstanbul’dan Playdoh oyun hamuru getirmiş set olarak. Bizim sınıfta aslında o arkadaş dahil herkes orta direk. Oyun hamuru kavramını biliyoruz ama eve giren bir şey değil. Olan da kaliteli değil. Playdohun yumuşaklığı ve kokusu bize mucize gibi geldi. Eve gider gitmez dedim ki Anne, baba, bana Playdoh alır mısınız? Annem aldı beni mahalle kırtasiyesine götürdü. Mahalle kırtasiyemiz Hedef Kırtasiye güzeldi. Harika kokulu defterler ve silgiler satıyordu. Annem dedi ki varsa orada vardır. Gittik sorduk adam dedi ki Valla abla inanır mısın daha yeni geldi elimize. Şimdi düşünüyorum da Hasbro Türkiye’ye satış yapmaya mı başlamıştı acaba o ara?! Neyse, nasıl sevindim, ama fiyatı duyunca annem dedi ki Alamayız şimdi. Ben de tamam dedim ne diyeyim, o dönemde hiç kimse hiçbirşeyi cok kolay alamazdı ki zaten. Birşey alınmadı diye kendimizi yerden yere atmazdık, ayıptı öyle şeyler. Aradan bir zaman geçti, annem bana set olarak değil ama bir tane playdoh oyun hamur getirdi. O günkü mutluluğumu size anlatamam. Yokluktan mutluluk kazanmak budur. Şimdiki çocukların bilmediği ve ebeveynlerin de yapmaktan nedense imtina ettiği bir şey haline geldi bu.

Vitrinsiz, meyvesiz ve babalarimizin asla icmeden orada durdurdugu Malibu ve Bailey’siz bir doğumgünü düşünülemez.

Ben Kocamustafendi İlkokuluna gidiyordum. Çok eskiydi okulumuz. Bizim için aile okulu gibi birşeydi. Dedem, babam, amcam, halam, ben, kuzenlerim, kardeşim filan hep oraya gitmiştik. O her Pazartesi mis gibi giydiğim siyah önlüğümün ve üzerine annemin mis gibi yıkayıp taktığı pamuk gibi beyaz yakalıklarımın verdiği kıyafet hazzını bir daha hangi kıyafet verdi bana: Cevap veriyorum, hiçbir kıyafet. O ahşap okulun tebeşirle karışan kokusu benim için bağımlılık yapan birşeydi. Okula gidince çok mutlu hissediyordum. Ne severdim okul açılmadan yapılan kırtasiye alışverişlerini… o tatlı etiketleri, o kurşun kalemleri ve hatta annem babam izin verirse alabildiğim kokulu silgileri.. Ne kadar da vatansever hissederdik milli bayramlarda sınıfları kedi merdivenleri ve balonlarla süslerken, Atatürk’ün çocuklarıydık çünkü… Ne kadar da özenliydik her hafta öğretmen masasının örtüsünü yıkayıp getirirken, ne kadar üzülürdük kötü yazarsak ya da yanlış yaparsak öğretmenimiz yarım artı verince ama ne kadar gururlanırdık tam yaptığımızda öğretmenimiz Çok güzel, aferin, teşekkür ederim yazdığında. Bizler ne kadar küçük şeylerden mutlu oluyorduk ve ne kadar bağlıydık birbirimize.

Dışarı çocuklarıydık. Evlerde çok oyuncak yok ki niye evlerde kapalı kalalım.  Sokaktaydık ve okulun haricinde çok da mahalle arkadaşımız olurdu. Ben her öğlen ve her okul çıkışı akşamüstü babaannemle dedeme gider gelirdim. Okulda mahalleden arkadaşlarımız vardı, büyükler bize göz kulak olurdu. Hiç üşenmezdik yürürken, oyunlar oynaya oynaya, şarkılar söyleye söyleye, muhabbet ede ede gider gelirdik. Okulla babaannemin evinin arası 15 dakikaydı ama biz muhabbet edince o mesafe biraz uzardı. Gider hızlıca yer, öğlen geri giderdik. Dedem kuzenimle bana her öğlen azıcık para verirdi. O para dedemin maaşını almasına ya da daha maaş almasına çok olmasına göre değişirdi. Duruma göre o parayla ya bir tane şekersiz sakız, ya bir tane şekerli sakız ya da şanslıysak yumiyum gibi bir şey alabilirdik. Harcamaz da biriktirirsek eğer tombi yada 5li rulokat bile alabilirdik ama her seferinde yanımızda bir arkadaşımız olurdu, gözü kalırdı. O 5li rulokatın beşini birden yiyebildiğimi daha tarih yazmadı. Ama olsun, öyle güzeldi. Biz büyüyünce rulokat kocaman paket çıkardı içinde belki 50 tane olan ama asla aynı tadı almadım ondan bir daha. Akşamüstüleri babaannem ve dedem, ben ve kuzenim gelir gelmez çayı yapmış olurlardı. Mutlaka azıcık peynir, ekmek, bir de yine dedemin maaş durumuna göre ya birkaç bisküvi ya da şanslıysak ayda bir kez Çokoprens yada Halley olurdu. O gün ne mutlu olurduk. Babaannem dedemin getirdiklerini evin altı dediğimiz serin küçük odadaki ya tel dolapta ya da sandıkta saklardı. İlk iş gider sandığa bakardım bisküvi var mı diye. Çayı içince hemen ödevlerin başına geçerdik. Muğla’nın yağmurları çok deliydi o zaman. Bazen sucuk gibi ıslanıp gelirdik eve ve babaannem hemen bizi bir güzel soyar, üstümüzü basımızı değiştirir ve kıyafetleri sobanın üstündeki tellere asardı. Biz de sobaya iyice yaklaşırdık ve o odadan çıkmayı hiç istemezdik. Orası tek sıcak odaydı. Geçerdik ödevlerin başına, yattığımız yerden ya Jetgiller ya da Çakmaktaşları izleyip ödev yapardık. Yağmurlu havalarda akşamları sık sık tarhana pişirilmesi geleneği vardı. (Tabii bir de o top top tarhanaların mahalle teyzeleri tarafından yapılması esnasında tazeyken yenmesi durumu da var. Mahalle teyzelerimiz birlikte tarhana yapar, makarna kırar,  tontiş teyzelere gezmeye giderlerdi.  Neyse, o liste daha çok uzar.)  Hava iyiyse ise hemen dışarı çıkardık, yedi kiremit, çizgi, taşa çizilmiş dama ve hatta kız-erkek demeden futbol oynamak bizim isimizdi.  Mantar tabancası duyunca gerilip yüreğimiz hoplar, su tabancası ile delicesine coşar, tüftüf atarak milleti galeyana getirir, sapan atarken aman kimsenin canı yanmasın diye dikkat eder, ip atlarken kendimizi atletizmde, uçurtma uçururken de kendimizi göklerde hayal ederdik. Çok da okurduk bu arada, hayal gücümüz genişti.

Yazları mesela çadır kampına giderdik Datça’ya. Her kış gün sayardık yaz gelsin diye. Çevremizdeki herkes iyi kötü bir tatil yapardı mutlaka. Eskiden memurların yaz kampları oludu. Aileler mutlaka 1-2 hafta tatil yapar dinlenirdi. Dinlenmek emeğe saygıydı, haktı ve önemliydi. Biz Datça Aktur’da öyle güzel dostluklar edindik ki, benim en iyi dostum, 35 senelik can arkadaşım Aktur’dan çocukluk arkadaşımdır mesela. Bu arada eğlence bir yana, yine deliler gibi okurduk. Gündüz gece okurduk.

Can arkadaşım ile 40. yaşımı kutladığımızda, Instagram gonderisinin altına şöyle yazmıştı: Bizler, bir ilişki kurup yürütmenin önemini anlayıp onu takdir edecek bir nesilden geldiğimiz için çok şanslıyız. …… Bizler, sabah 9dan akşam 9a dışarıda bir iki şeyle saatlerce oynayan, birbirine gerçek mektuplar atan ve bize mektup gelmesini haftalarca bekleyen bir nesilden geliyoruz. Yeni nesil bunu anlayamayacağı için üzülüyor olsam da bizler bu güzelliği hatırlayacak kadar şanslı olduğumuz için yüzüme bir gülümseme ve kalbime kocaman bir mutluluk konuyor… … … 100.yü ve daha fazlasını da beraber kutlamak dileğiyle…

Oyunları, yemeğimizi, zamanımızı paylaşırdık o zaman. Paylaşmak güzeldi, seviyorduk birbirimizi. Sevgi vardı, empati vardı. Bir gün okulda tenefüs arasında bizim çocuklar futbol oynar biz de kızlarla onları izleyip muhabbet ederken çok sevdiğimiz, ağzı var dili yok tatlı bir arkadaşımızın kafasına top geldi. Çocukcağızın canı çok acıdı ama hiçbirşey diyemeden sus pus oldu. Hemen kızlarla yanına koştuk, Güney iyi misin dedik, iyiyim merak etmeyin dedi gülümsedi. Ama canı acıyordu besbelli. Hemen o zamanki en iyi arkadaşımla birbirimize baktık ve o an ikimizin de aklından aynı şey geçiyordu.  Güneye ne alalım? En son ya balık kraker yada kokulu defter mı alsak diye düşünüp tabii ki kokulu defterde karar kıldık  (kokulu deftere aşıktık nedense) ve cebimizdeki son harçlıklarla okulun yanındaki kırtasiyeye gidip hemen ona kokulu defter bir de kalem alıp hediye verdik. Ne mutlu olmuştu… yanındakinin hislerini, aynı yaşam tarzını, aynı evleri paylaşan çocuklardık. Evet, aynı evleri, standartlar bile aynıydı resmen. Evlerin içi aynıydı. Çok zengin olmak ya da çok fakir olmak diye bir şey yoktu. Herkesin durumu da evlerinin içi de birbirine benzerdi ve, olan, olmayanın gözüne sokmazdı hiçbirşeyi. Ayıp denen bir şey vardı. Para konuşmak, üst baş konuşmak, büyüklere üfleyip püflemek, milletin evini akşam 8’den sonra aramak vb. şeyler ayıptı. Telefon demişken, birbirimizi aramak ve buluşmak bile bir meseleydi resmen. Evden evi aramanın kesin kuralları vardı. Sabah erken ve aksam vakitsiz telefon edilemezdi çünkü o vakitler, sağlık ya da başka acil durumlar için tahsis edilmişti. Herkesin yaşlıları vardı, haber gelebilirdi. Kimse kimseyi geç vakit aramamalıydı yoksa insanlar kötü bir şey oldu sanıp üzülebilirlerdi. Adı konulmamış kurallar vardı böyle toplumu güzelleştiren ve birbirine bağlayan. Eh bir de telefon faturası olayı var ki babamız kızmasın diye jetonla telefon kulübesinden arama yapıyorduk bazen de. Bir arkadaşımızla buluşacaksak saati önden belirlenir ve birbirimizi bekletmemek için hızlıca yürünürdü. Geç kalacaksak eyvah, cep telefonu yok ki arayalım. Mecbur ya bekler ya bekletirdik o zaman ama yine de beklerdik diğeri gelene dek.

Hergün herkesin aynı TV programlarını konuşuyor olması bile herkesi birbirine bağlayan birşeydi çünkü seçenek yoktu. Pazarları mesela herkes Bizimkiler seyreder üzerine de her evde çocukların Parliament Sinema Kulübü başlamadan banyosunu yapıp yatması söz konusu olurdu. Hepimiz All My Life şarkısını kalbimizden marş gibi okuyorduk resmen. Cenk Koray, Erkan Yolaç, Barış Manço, Kemal Sunal ve hatta Alf, Tsubasa ve He-man evlerimizin olmazsa olmazıydı. Lig maçları ücretsizdi. Evlerde herkes toplanır birlikte izlerdi maçları. Maç izlemek bir lüks değildi hiç de. Babalar Pazar sabahları kovboy filmi seyrederdi biz de hiç sesimizi çıkarmazdık çünkü babamız tüm hafta çalışırdı, yorulurdu, Pazar o ne isterse o olurdu. Aman ya yine mi denmezdi, ayıptı. Çünkü o zaten bizim için çalışıyordu. Annelerimiz hem çalışan kadındı hem de hamarattı. Nasıl o kadar sabırlılardı hiç bilmiyorum. İşten gelir hergün kaç çeşit taze yemek pişirirdi annem. Akşamları çatkapı misafir gelirdi ya da biz giderdik. Kimse kimsenin evinde ne var diye bakmaz, beklentiye girmezdi. Tek çay ve varsa 2 mandalina yeterdi herkese. Meyve yemek önemliydi ve asıl önemli olan birbirimizi görmekti.

Çoğumuz susam sokağında öğrendik okuma yazmayı daha okula gitmeden. Arkadaşlarımızın evinde salçalı ekmek yiyerek ya da tost makinesiz ocak üstü tostları yaparak doyurduk karnımızı. Gazetelerden çıkan kağıt bebekleri giydirdik, maketleri yaptık, annelerimiz kupon topladılar, ne ansiklopediler neler neler aldık o kuponlarla. Annem bir kasetçalar bile aldı hatta kuponla. İkiliydi. Bir kasetten bir kasete çekebiliyordum. Hatta radyonun başında bekler, sevdiğim bir şarkı çıkınca hemen kaydetmeye başlardım. Çok sabırlıydık o zaman. Hiç acelemiz yoktu. Tadını çıkartıyorduk her anın resmen. Düşünün dijital resim bile yok. Fotoğraf makinenize filmi koydunuz, çektin çektin, şansın yoksa poz yanabilir. Onu ancak bastırınca anlayabilirsin. Sabırla kullanırdık filmlerimizi ve sabırla beklerdik sonucunu görmeyi baskıda. Biraz daha büyüdükçe bir walkman hayali ile yaşadık. Halam ve eniştem bana üniversite hediyesi walkman aldığında dünyanın en mutlu insanlarından biriydim artık ki o zaman epey de büyümüştüm. Müzikten bahsedersem muhtemelen ayrıca bir on sayfa yazmam gerekir. 80lerde ve 90larda (ve hatta 200lerin başında) dinlediğimiz müziklerin bir karakteri, duruşu ve felsefesi vardı. Şimdi kalkıp da Phil Collins, Black, Sting, REM, A-Ha, Bryan Adams, Michael Jackson, George Michael, Modern Talking, Tears for Fears, Annie Lennox, Bruce Springsteen, Queen, Enigma vb. nicelerini kimle ve neyle kıyaslayabilirim biri bana söylesin. Herhalde olsa olsa sonsuz yaşamın sırrı eliksir ile çünkü o dönemin müziklerini anlatabilecek tek bir kelime var, o da sonsuzluk. Sonrasında bizim 90lar pop müziğimiz efsanesi var hatırlarsınız, Sezen Aksu ekolüyle gelenler, Levent Yüksel, Sertab Erener, Aşkın Nur Yengi gibi, hiç bitmeyen Uzay Heparı aşkımız, ayrıca Gökhan Kırdar, Oya Bora, Kerim Tekin, Seden Gürel, Nazan Öncel, Eda – Metin Özülkü, Demet Sağıroğlu, Umit Sayin, Deniz Arcak, Emel Müftüoğlu, Tarkan tanrım hangisini saysam daha niceleri. Hepsi birbiriyle yarışırdı resmen ve hepsi çok iyiydi. Biraz sonrasında gelen ayrı bir ekol daha var, Mor ve Ötesi, Kargo, Şebnem Ferah, Aylin Aslım, Ogün Sanlısoy, Demir Demirkan, Haluk Levent, Pilli Bebek ve aklıma gelen gelmeyen benzerleri. O dönem dinlediğimiz müzikler öyle iyiydi ki ister istemez şimdi hep bir kıyaslama içinde buluyorum kendimi.

Yine dönelim geriye. Ben ilkokuldayken annemle babam ben Anadolu Lisesini kazandım diye bana atari aldılar. Allahımmm! Yüzyılın teknolojisi. Super Mario en sevdiğimdi. Tabancayla ördeği nasıl vurduğum hakkında ise en ufak bir fikrim yoktu. Ama tabii atari aldığımı duyunca sokaktaki terzimizin kızı sınıf arkadaşım Cansu habire bize gelmeye başladı. Yani anlayacağınız bizde hiçbir eylem yalnız yapılamıyordu. Ben de o oynarken tetris oynuyordum. Biraz daha sonraki zamanlarda da sanal bebekler ve tasolar vardı ve kardeşim onları çok seviyordu.

Daha neler var da herşey aklıma gelmiyor. Bayramların kışa denk gelmesi olayı vardı mesela. Şimdiki gibi herkes yaz tatiline gitmiyordu. Bayramlarda büyüklere gidilir, el öpülürdü. Gül suyu kokan mis gibi evlerdi bunlar. Büyüklerimizi sever ve sayardık. Onlar da bizi çok severdi. Her şey paylaşmaktan geçiyordu ve paylaştıkça daha da güzelleşiyordu hayat.

Biraz daha 90ların sonuna doğru 2000lerin başında da fena değildik. Düşünün, Süper Baba, 7 Numara, İkinci Bahar, Yedi Tepe İstanbul, Ferhunde Hanımlar gibi inanılmaz diziler var. Bizim genç gözümüzde İstanbul ve Ankara, entelektüel, eğitimli, karizmatik şehirler. Şimdiki duruma bakınca içi yanıyor insanın.

Birkaç sene önce bir gırgır gördüm alayım dedim eve. Şimdiki çocuklara kaseti kalemle çevirmeyi nasıl anlatamıyorsak gırgırı da anlatamayız sanırım kolay kolay. Evde gırgır görme fikri bile iyi geldi bana nedense. Herşeyin bu kadar yeni olduğu, acele yaşandığı, hızlı tüketildiği ve anlamını derhal yitirdiği bir hayattan çok değil 25-30 sene kadar önce biz çok naif bir hayat yaşıyorduk. Haydi diyelim ki yeni nesil bunun içine doğmadığı için bunu tam oturtamıyor kafasında. Peki ya bizlerle o dönemde yaşamış pek çok insanın şu anki toplumu nasıl da eksiye doğru yönlendirdiğini sormamız gerekmiyor mu? Değerlerimiz ne zaman değerini yitirmeye başladı, biz ipin ucunu ne zaman kaçırdık bilmiyorum… biraz biliyorum elbette ama bana kadar biliyorum diyelim. Evet… Öyle diyelim…

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Shopping Cart